Söyleşi: Ali el-Amiri (Şarika)
Güvercin Gerdanlığı, Türk müsta’ribe “Turjuman” ödülünü getirdi
Müsta’rib, araştırmacı ve çevirmen Dr. Mehmet Hakkı Suçin, Arap ve Türk kültürleri arasında bir köprü inşa etmeye yaptığı büyük katkılar ve erken yaşta başlayıp kendi deyişiyle “güzel bir saplantı” düzeyine ulaşan Arapça tutkusu nedeniyle “Türkiye’de Arap edebiyatının elçisi” olarak anılıyor. Eski, modern ve çağdaş Arap edebiyatında yol almayı hiç bırakmadı; pek çok çeviri yayımladı. Bunların arasında Endülüslü Ali bin Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı da var; bu kitap onu, 43. Şarika Uluslararası Kitap Fuarı’nda Şarika Çeviri Ödülü “Turjuman”ı kazanarak ödül kürsüsüne taşıdı.
Suçin, en-Naşiru’l-Usbui’ye verdiği söyleşide “Bu ödül yalnızca kişisel bir onur değil; aynı zamanda çeviri yoluyla kültürel iletişimin önemine yönelik bir tanınma ve Arap edebiyatına ve onun zengin tarihine duyulan derin bir saygıdır” diyor.
Dünden Bugüne Arapçaya Çevirinin Serüveni’nin yazarına göre “iyi metinler yaşlanmaya karşı koyar, unutulmaya direnir; yaratıcılık bakımından iyi bir metin, ister yeni ister eski olsun, asla yaşlanmaz.” Turjuman ödülü bu sözü bir kez daha doğruluyor: Bin yıl önce yazılan Güvercin Gerdanlığı hâlâ canlılıkla nabız atıyor; hâlâ okunmaya, yorumlanmaya, incelenmeye, çevrilmeye ve üzerine düşünülmeye açık; her seferinde kitap daha da canlanıyor.
43. Şarika Uluslararası Kitap Fuarı’nda, Endülüslü Ali bin Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı’nı Arapçadan Türkçeye çevirinizle Şarika Çeviri Ödülü “Turjuman”ı kazanmak sizin için ne ifade ediyor?
Şarika Çeviri Ödülü “Turjuman”ı kazanmak benim için büyük bir onur. Bu ödül yalnızca kişisel bir onur değil; aynı zamanda çeviri yoluyla kültürel iletişimin önemine yönelik bir tanınma ve Arap edebiyatına ve onun zengin tarihine duyulan derin bir saygı. İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı’nı çevirmem, Arap edebiyatını ve Arap kültürünü Türk okuruna yakınlaştırma ve uzun bir etkileşim ve karşılıklı etki tarihini paylaşan iki medeniyeti birbirine bağlayan bir köprü kurma girişimi.
Bu vesileyle kültürün ve kitabın başkenti Şarika’ya ve bu büyük ödülün başlatılmasına ve hayata geçirilmesine katkıda bulunan herkese, başta Yüksek Konsey üyesi ve Şarika Hükümdarı Ekselansları Şeyh Dr. Sultan bin Muhammed el-Kasımi’ye, Şarika Kitap Kurumu Yönetim Kurulu Başkanı Şeyha Budur bint Sultan el-Kasımi’ye ve jüri üyelerine içtenlikle teşekkür ederim. Güvercin Gerdanlığı çevirimle bu büyük ödülü kazanan Türk yayın grubu Alfa’yı kutluyor; Arap edebiyatından yaptığım çevirileri yayımlamaya ve geniş bir okur kitlesine ulaşmaları için Türkiye’nin her yerine dağıtmaya gösterdikleri ilgi için yöneticisi yazar ve çevirmen Saadet Özen’e ve ekibine teşekkür ediyorum. Bu önemli ödülün, kazanan yayın grubunu ve diğer yayınevlerini Arapçadan Türkçeye çevrilmiş daha fazla edebî ve kültürel eser yayımlamaya teşvik edeceğine inanıyorum.
Güvercin Gerdanlığı, Arap kültürünün önemli bir yanını —sevgiyi, ülfeti ve muhabbeti— yansıtıyor. Kitabın Türkçe çevirmeni olarak onun önemini nasıl görüyorsunuz?
Endülüslü İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı yalnızca klasik bir Arap eseri değil; Platon’un Şölen’i ve Ovidius’un Aşk Sanatı gibi dünya klasiklerinden biri. Yazı türü bakımından eşsiz ve çok boyutlu bir kitap: Bir yandan İbn Hazm’ın otobiyografisi niteliğinde, öte yandan nesirle şiirin yan yana iç içe geçtiği yarı anlatısal bir eser; nesrin de pek çok yerde şiirsel bir tadı var. Kitabın bir dosta yazılmış bir mektupla açılması eserin çekiciliğini artırıyor; yazar ile okur arasındaki zaman ve mekân engelini kaldırarak bin yıl önce yaşamış yazarla duygudaşlık kurmayı kolaylaştırıyor. Bu da kitabı, anlatı ya da şiir, edebî ya da tarihî, psikolojik ya da ahlaki bir eser olarak okuyabileceğimiz “melez” bir metin hâline getiriyor. Eser ayrıca o Endülüs döneminde hazzın ve bedenin estetiğini dikkat çekici bir biçimde, yazarın deneyimlerine ve gözlemlerine dayanan psikolojik bir çözümlemeyle alımlama imkânı veriyor; ama bu estetik, aşk, ahlak ve din nimetiyle zekice dengelenmiş. Eseri eşsiz kılan şeylerden biri de, onun çağının en önde gelen fakihi ve Zahiri fıkıh mezhebinin kuramcılarından biri tarafından yazılmış olması. Bir fakihten beklenenin aksine İbn Hazm aşk konusunu farklı boyutlarıyla ele alıyor: Yalnızca ruhani yönden değil, insani duyguları ve arzuları da çözümleyici ve cesur bir yaklaşımla işliyor; âşık olmuş insanlardan gerçekçi örnekler sunuyor; bu da bu tür konuları ele alıştaki cesaretini yansıtıyor. İbn Hazm aşkı yalnızca duygusal bir hâl olarak değil, çözümleme ve inceleme gerektiren felsefi ve psikolojik bir konu olarak ele alıyor. Cesareti burada, karmaşık insani duyguları çözümlemesinde ve onları bastırılması gereken salt arzular olarak görmeden yorumlamasında kendini gösteriyor. Bu yaklaşım, insan doğasını derinden kavrayışını yansıtıyor.
Güvercin Gerdanlığı’ndaki sevgi, muhabbet ve ülfet bağlamında, savaşların arttığı, halkların bütünüyle maruz kaldığı zulmün yoğunlaştığı bir çağda insanlığın bugün ve her zaman bu yüce değerlere duyduğu ihtiyaç hakkında ne söylersiniz?
Güvercin Gerdanlığı, insana kendini ve duygularını daha derin ve daha sahici biçimde anlama fırsatı veren eşsiz bir eser. İbn Hazm bu kitapta bize aşk üzerine salt psikolojik, felsefi ya da ahlaki bir inceleme sunmuyor; insan deneyiminin özüne giriyor, onun karmaşıklıklarını, güçlü ve zayıf yanlarını gösteriyor. Aşkın ve sevdanın bütün ayrıntılarını çözümlemeye ve anlamaya çalışıyor; insanın kıskançlık, pişmanlık, sevinç ve acı duyabileceğini, hatta duygular ya da akıl dışı veya beklenmedik görünebilecek davranışlar karşısında güçsüz düşebileceğini açıklıyor. Bu duyguları ince ince betimleyerek İbn Hazm, okurun kendi duygularını tanımasını, davranışlarının güdülerini, eylemlerinin ve tepkilerinin nedenlerini anlamaya çalışmasını sağlıyor; bu da onu kendine karşı daha bilinçli kılıyor. Birey kendi duygularını anlayıp zayıf noktalarının farkına vardığında başkalarına karşı daha anlayışlı olur ve onların davranışları hakkında sert ya da aceleci yargılarda bulunmaktan kaçınır. Bu yüzden Güvercin Gerdanlığı, insanların duygularıyla dengeli biçimde başa çıkmalarına yardım eden pratik bir rehber sayılabilir. Âşıkların hikâyeleri ve deneyimleri aracılığıyla İbn Hazm okurları başkalarının deneyimlerinden ders çıkarmaya ve aynı hatalara düşmemek için onlardan yararlanmaya çağırıyor. Böylece kitap, insanın duygularını yansıtan bir ayna işlevi görüyor; insan kendi duygularına ve başkalarınınkine karşı daha derin bir bilgelik ve anlayış kazanıyor. Dolayısıyla Güvercin Gerdanlığı, sevgi, muhabbet ve ülfet gibi yüce değerlerin nefretten arınmış, iç huzurun ve uyumlu bir arada yaşamanın hâkim olduğu bir toplumun üzerine kurulabileceği temel olduğunu gösteren alternatif bir bakış açısı sunuyor; bu da insani bağları güçlendirip çatışmaları azaltıyor. Çünkü kitap, bir yanıyla, zulme, baskıya ve savaşlara karşı uyumu gerçekleştirmeye yönelik insani bir mesaj taşıyor.
Şarika’nın ve onun kültür projesinin, özellikle de “Turjuman” ödülünün halklar arasında kültürel alışverişi güçlendirmedeki rolünü nasıl görüyorsunuz?
Şarika Emirliği’nin, yazar ve aydın hükümdar Ekselansları Şeyh Dr. Sultan el-Kasımi’nin kişisel ilgisiyle desteklediği iki kültür projesini yakından biliyorum. Birincisi, Şarika Arap Dili Akademisi’nin yürüttüğü ve yedi yıl süren bir çalışmanın ardından tamamlandığı açıklanan Arapçanın Tarihî Sözlüğü: 127 ciltten oluşan dev bir sözlük. Katılımcılarından biri olduğum Avrupa’da Arap Araştırmaları Kongresi’nin açılış konuşmasını yaparken Şarika Hükümdarı Ekselanslarının bu medeniyet projesine ne kadar ilgi gösterdiğini gördüm. İkincisi, Şarika’nın dünyanın pek çok ülkesinde açmayı planladığı Arap Kültür Enstitüsü ağı; ilki geçen ağustos ayının sonunda İtalya’da, Milano Katolik Üniversitesi’nde açıldı. Bu enstitü ağının, Arap ve İslam kültürlerini dünyanın dört bir yanında yaymada yumuşak bir güç olarak stratejik bir rol oynayacağına inanıyorum.
Edebiyat araştırmaları ve çeviriyle uğraşan pek çok kişi, eski, modern ve çağdaş Arap edebiyatının dünya kültür haritasında henüz hak ettiği yeri almadığını düşünüyor. Ne dersiniz? Dünyadaki varlığını güçlendirmek için ne yapılmalı?
Arap edebiyatından söz ettiğimizde, aslında kültür ve lehçe çeşitliliği bakımından geniş ve çeşitli bir edebiyat coğrafyasından söz ediyoruz. Bu yüzden bu büyük edebiyat ve kültür alanını kucaklamak zor. Arapların kendileri bile bunu yapamıyor; “kaybolmuş” müsta’ribler nasıl yapsın? Sorulması gereken soru şu: Araplar birbirlerini ne kadar okuyor? Örneğin Sudanlı bir okurun Cezayir’de, Bahreyn’de ya da Birleşik Arap Emirlikleri’nde yayımlanan önemli eserleri izleme imkânı var mı? Bu engeller karşısında “herkes kendi Leyla’sına şarkı söylüyor.” Bu yüzden Arap okurun başka Arap ülkelerinin edebî üretimine ulaşması kolaylaştırılmalı; kitap fuarlarının rolünün ne kadar önemli olduğu da burada ortaya çıkıyor. İkinci nokta, Arap edebiyatına adil bir gözle bakmamız gerektiği; çünkü iyi metinler yaşlanmaya karşı koyar, unutulmaya direnir; yaratıcılık bakımından iyi bir metin, ister yeni ister eski olsun, asla yaşlanmaz. Üstelik yeni ile eski sürekli ve yakın bir etkileşim içindedir. Örneğin Cahiliye, Emevi ya da Abbasi döneminin “modernlerini” okumamış biri, çağımızın “modernlerinin” metinlerine nasıl nüfuz edebilir? Güvercin Gerdanlığı’nı okumamış biri, örneğin Muhammed Bennis’in Aşkın Kitabı’nı eski bir metin üzerine kurulmuş yeni bir metin olarak okuyamaz. Kısacası, Arap edebiyatının dünyadaki varlığını güçlendirmeden önce “içeride” varlığını güçlendirmesi gerektiğine inanıyorum. Önümüzde Latin Amerika edebiyatı örneği var: Bu edebiyat ancak kendi özgün ortamında yayıldıktan sonra dünyaya yayıldı.
Arap ve Türk kültürleri arasındaki ilişki çok eskilere uzanıyor; ama eski edebî köprülerin şimdi onarılmaya ihtiyacı var gibi görünüyor. Bu nasıl mümkün olabilir?
Haklısınız. Klasik Türk şiiri Fars ve Arap edebiyatlarının bir aynası olarak gelişti. Bu şiir Kur’an’dan, sünnetten ve peygamber kıssalarından ilham almasıyla, tasavvufi niteliğiyle öne çıktı. Bildiğimiz gibi Osmanlı şairleri Leyla ile Mecnun gibi Arap hikâyelerini yeniden yazdılar ve Arap, Fars ve Türk etkilerini harmanlayan şiirsel eserler ortaya koydular. Yirminci yüzyılda milliyetçi hareketler, özellikle İttihat ve Terakki’nin izlediği baskıcı politikalardan sonra, Araplar ile Türkler arasındaki ilişkileri etkiledi. Bence tarihle olumlu ve olumsuz iki yüzüyle cesurca yüzleşmeli, tarihî meseleleri açık bir ruhla ele almalıyız. Bu bakışla yalnızca edebiyat ve sanatla sınırlı kalmayan, bilimleri, felsefeyi, tasavvufu, müziği, sinemayı, mutfağı, folkloru ve daha fazlasını kapsayan daha iyi bir gelecek kurabiliriz. Arap ve Türk edebiyatları arasındaki çevirinin de bu hedefe ulaşmada hayati bir rolü var.
Eski ve çağdaş Arap edebiyatının büyük isimlerinin kitaplarını Türkçeye aktarmadaki seçkin başarılarınızla, ülkenizde Arap edebiyatının elçisi olarak büyük bir bireysel rol üstleniyorsunuz. Bu tutkunun kaynakları ve dayanakları neler?
Aslında, Ankara Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenciyken beni saran kendiliğinden bir tutku bu. Ama bir süre sonra Türk ve Arap halklarının, aynı “kültür ve medeniyet havzası”nda olmalarına rağmen birbirlerini kültürel ve medeniyet bakımından derinlemesine tanımadıklarını hissettim. Arapçadaki becerilerimi geliştirmek için Halil Cibran’dan metinler çevirmeye başladım ve kız ve erkek arkadaşlarım arasında okurlar buldum. Sonra bu çevirilerden birini bir edebiyat dergisine gönderdim ve yayımlandı. Arap edebiyatıyla yolculuğum böyle başladı. Üniversitede hoca olduktan sonra da öyküler ve şiirler çevirip Türk edebiyat dergilerinde yayımlamayı bırakmadım; öyle ki üniversitedeki bazı meslektaşlarım ne para ne de akademik yükselme getiren bu çeviriler yüzünden beni kınıyordu. Ama “yakalandığım” bu güzel “saplantı”dan hiç pişman olmadım.
Çevirileriniz sayesinde Yedi Askı Şiirleri’ni, Güvercin Gerdanlığı’nı ve el-Mutenebbi’den bir seçki olan İnsanın Şarkısı’nı ilk kez kendi dilinde okuyan Türk okurunun bu eserleri karşılayışını nasıl görüyorsunuz?
Aslında beni izleyen ve çeviri ya da telif hemen bütün yayınlarımı okuyan geniş bir okur kitlem oluştu. Bu yayınları tartışan söyleşiler, okuma grupları ve kulüpleri var; koşullarım elverdiğinde bazı oturumlarına katılıyorum. Bu çevirilerin nasıl karşılandığını baskı sayılarından, çevrimiçi ve yüz yüze okuma gruplarında dolaşımından ve eleştirmenlerin, şairlerin ve yazarların bu çeviriler hakkında yazdığı pek çok yazıdan görebiliyoruz. Eserler Türkiye’nin edebiyat ortamında büyük ilgi gördü. Örneğin Filistinli şair Mahmud Derviş’in Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum kitabının çevirim 2016’da Türkiye’nin en iyi 11 kitabı arasında sayıldı. Diğer kitabı Badem Çiçeği Gibi yahut Daha Ötesi’nin çevirisinin yayımlanmasının ardından PEN Türkiye Merkezi, Ağustos 2020’de Mahmud Derviş’i “Ayın Yazarı” ilan etti. Ayrıca 23 şair ve romancıdan oluşan bir kurul, Yedi Askı Şiirleri çevirimi 2020’de Türkiye’de yayımlanan en iyi elli çeviri ve telif edebiyat kitabı arasında seçti; bu, Türkiye’de Arap edebiyatı için eşi görülmemiş bir başarı.
Kültürel ve çeviri deneyiminizden yola çıkarak, eski ve çağdaş Arap edebiyatını Türkçeye çeviren bir çevirmenin karşılaştığı başlıca güçlükler nelerdir? Örneğin el-Mutenebbi’yi çevirme deneyiminizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Arapçadan Türkçeye çeviri yapanların karşılaştığı en büyük sorun, Türkçeyi edebî bir bilgiyle bilmemeleri. Kendi dilinizde öykünün, romanın, şiirin iyi bir okuru değilseniz nasıl iyi çeviri yapabilirsiniz? Üstelik iyi bir okur olmak da yetmez; edebî bir metni kendi dilinizde yeniden yaratmak için anadilinizde yaratıcı bir yazar olmalısınız. Büyük şair el-Mutenebbi’yi çevirmeme gelince, Türk şairlerin tanıklığıyla, metninin şiirselliğini Türkçede yüksek bir düzeyde yeniden yarattığımı düşünüyorum. Arap şiiri çevirilerimde içeriği korumak ile şiirsel ritmi somutlaştırmak arasında, biri ötekine baskın gelmeden, ince bir denge kurmaya özen gösteriyorum. Eski Arap şiirini çevirirken şiir metnini Türkçede iç ritmi ve akıcı kafiyeleri kullanarak, şiirin yapısına ve içeriğine zarar verebilecek her türlü yapaylıktan uzak durarak yeniden yaratmaya çalışıyorum. Amacım modern ama klasik bir havası olan bir metin yaratmak. El-Mutenebbi’yi, Türklerin dünyanın büyük klasik şairlerini karşıladıkları gibi karşılayacakları bir dünya şairi olarak sunmayı kendime hedef edindim.
Bir müsta’rib olarak Türkiye’deki müsta’riblik hareketini nasıl görüyorsunuz? Rolü nedir, başlıca özellikleri, işaretleri ve kendine özgülüğü nelerdir?
Osmanlı döneminde Arapça ve Arapça ilimleri geleneksel medreselerde İslami ilimlerin bir parçası olarak okutuluyordu. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Arapça öğretimi edebiyat fakülteleri gibi dinî olmayan yükseköğretim kurumlarına geçti. 1938’de İstanbul Üniversitesi’nde Arap ve Fars dilleri bölümü açıldı; onu 1940’ta Arap Dili ve Edebiyatı bölümünü kuran Ankara Üniversitesi izledi ve böylece Türkiye’de bu alanda eğitim veren ikinci üniversite oldu. Türkiye’de Arapça çalışmalarının gelişmesinde şarkiyatçıların önemli bir rolü oldu; bunların en önde gelenlerinden biri modern Türkiye’de Arap ve Fars araştırmalarının kurucusu Hellmut Ritter’dir. Ritter Şarkiyat Enstitüsü’nün kurulmasına katkıda bulundu, Oriens dergisini ve Türk bilim insanlarıyla birlikte Bibliotheca Islamica projesini başlattı; kırklı yıllarda İstanbul’da Uluslararası Şarkiyat Araştırmaları Derneği’nin kurulmasına da katkı verdi. Ritter’den sonra Ahmed Ateş, Muhammed et-Tanci ve Nihad M. Çetin gibi hocalar ve diğer akademisyenler bu alanın gelişmesine katkıda bulundu. Bugün Türkiye’de Arapça çalışmaları üç tür bölümde yürütülüyor: Arap dili ve edebiyatı üzerine çağlar boyu kuramsal çalışmalara odaklanan Arap Dili ve Edebiyatı bölümleri; anadili Arapça olmayanlara Arapça öğretimi bölümleri; ve son olarak, iki dil arasında yazılı ve sözlü çeviriyle ilgilenen, görece yeni Arapça-Türkçe mütercim-tercümanlık bölümleri. Hocalarından biri olduğum bu bölümler hakkında kısaca şunu söyleyebiliriz: Nicelik var, ama sorun nitelikte.
İlk yayımlandığı yer: “Muhammed Hakkı Suçin: en-Nusus el-Ceyyide Muzadde li’ş-Şeyhuha” (İyi Metinler Yaşlanmaya Karşı Koyar), söyleşi: Ali el-Amiri, en-Naşiru’l-Usbui (Şarika Kitap Kurumu), Sayı 74, Aralık 2024. Bu site için Arapçadan Türkçeye çevrilmiştir. Dergi sayfaları (PDF) ↗