Mehmet Hakkı Suçin | Bir Metnin Eşiğinde: Halil Cibran ve Ermiş

Yıllar önce bir öğrencim, “Hocam, Doğu’nun Küçük Prens ayarında bir eseri var mı?” diye sorduğunda önce afalladım, sonra zihnimde hızlı bir tarama yaptım. Tam, bilmiyorum, diyecektim ki aklıma Halil Cibran’ın Ermiş’i geldi ve kitabı öğrencime tavsiye ettim. Öğrencimin sorusu beni üniversite öğrencisi olduğum yıllara götürdü. Halil Cibran’ın öykülerini çatpat Arapçamla anlamaya çalıştığım yıllardı. Aytunç Altındal’ın çevirisinden Ermiş’i okudum. Büyülendim. Çevirmeni ne kadar çok kıskandığımı tahmin edemezsiniz. Sonraki aylarda Ermiş’i Arapça çevirilerinden okuma imkânı da buldum. Derken orijinal İngilizce metnin bir kopyası geçti elime. Bu kez İngilizceden okuma serüvenim başladı ve aylarca sürdü. Çevirilerde bir şeyler eksik geliyordu bana ve kim bilir belki ileride ben de çeviririm hayali içimi kemiriyordu zaman zaman. İşte, ben de bu çeviriyle bir anlamda hayalimi gerçekleştirmiş oluyorum.

Halil Cibran, Ermiş, Çev. Mehmet Hakkı Suçin, Everest Yayınları, 2026, 112 sayfa.

Bu kişisel okuma ve çeviri serüveni, beni ister istemez Ermiş’in ardındaki insanı, yani Halil Cibran’ı daha yakından düşünmeye yöneltti. Cibran’ın yaşamı bilinmeden, bu metindeki dinginliğin, özlemin ve evrensel insan çağrısının hangi bedellerle kurulduğunu kavramak mümkün değildir. Bu nedenle Ermiş’e açılan kapının eşiğinde, önce Cibran’ın hayatına, şekillendiği coğrafyalara ve onu Ermiş’e taşıyan uzun yolculuğa kısaca bakmak yararlı olur.

Halil Cibran, (Arapçada bilinen adıyla Cubran Halil Cubran) 6 Ocak 1883 yılında Lübnan’ın kuzeyinde bulunan Bişerri köyünde doğdu. On iki yaşındayken annesi, iki kız kardeşi ve bir erkek kardeşiyle birlikte ABD’ye göç etti. Aile Boston’a yerleştikten sonra Halil Cibran, eğitimini tamamlamak üzere Lübnan’a döndü. 1902’de tekrar ABD’ye gitti ve bundan sonra da ülkesine hiç dönmedi. Bu süre içinde ailenin dört ferdinden üçü veremden ölmüştü. Sadece kız kardeşi Mariyana hayatta kalmayı başardı.

Şiire ve resme olan ilgisi daha okul yıllarında başladı. Yirmi iki yaşlarındayken Cibran’ın yeteneğini keşfeden Boston’dan bir fotoğraf sanatçısı, onun çizimlerinden oluşan ilk sergiyi düzenledi. Bu sergiyi The Cambridge School sergisi takip etti ve sergiyi, okulun hem sahibi hem de müdürü olan Cibran’ın sırdaşı, dostu ve sponsoru Mary Haskell organize etti. Bu sırada Boston’da Arapça yayımlanan bir gazeteye yazılar yazmaktaydı. 1905 yılında ilk kitabı el-Mûsîkâ (Müzik) yayımlandı. Bu kitabını, kiliseyi ve devleti şiddetle eleştirdiği Arâ’isu’l-Murûc (Vadinin Perileri) izledi. 1908’de de yerleşik düzene isyanını dile getirdiği el-Ervâh el-Mutemarrida (Asi Ruhlar) adlı öykü seçkisi yayımlandı.

Sonraki iki yılını, Mary Haskell’in desteğiyle, Paris’teki Académie Julien ve École des Beaux-Arts okullarında sanat eğitimi alarak geçirdi. Paris’te Cibran’ın çalışmalarını William Blake’in eserleriyle kıyaslayan heykeltıraş Auguste Rodin’le tanıştı. Gerçekten de Cibran’ın resimlerinde bu ikisinin izini bulmak mümkündür. Yazılarında da Blake etkisi barizdir. Paris’te olduğu sırada birçok ünlünün portresini çizdi. Bunların arasında heykeltıraş Rodin, besteci Claude Debussy, oyuncu Sarah Bernhardt ve şair W. B. Yeats sayılabilir.
Halil Cibran, ABD’ye döndükten sonra başta Emin Reyhani olmak üzere Lübnan asıllı diğer göçmen yazarların teşvikiyle 1912’de New York’a taşınarak burada “Zaviye” adını verdiği bir stüdyo ev kiraladı. Aynı yıl, karşılıksız bir aşkı anlattığı yarı otobiyografik romanı el-Ecniha el-Mutekessira (Kırık Kanatlar), 1914’te ise mensur şiirlerini bir araya getiren Dem’a ve İbtisâme (Bir Gözyaşı ve Bir Tebessüm) yayımlandı. Bu sırada Mısır’da yaşayan Filistinli Mey Ziyade ile mektuplaşmaları başladı ve birbirlerini görmedikleri halde aralarında gelişen aşk, Cibran ölene kadar yirmi yıl sürdü.

Halil Cibran’ın sufizmden beslenmiş ve mevcudu yapısöküme uğratan The Madman (Deli) adlı eseri 1918’de yayımlandı. Bu eser Cibran’ın İngilizce yazdığı ilk eseri olma özelliği taşır. Benzer tarzdaki ikinci İngilizce kitabı olan The Forerunner’ı (Haberci) kaleme almadan önce, el-Mevâkib (Kafileler) ve el-Avâsif (Fırtınalar) adlı Arapça kitaplarını kaleme aldı. Bunun yanı sıra Twenty Drawings (Yirmi Çizim) adlı resim seçkisi yayımlandı.

Bir süre sonra başta yakın dostu Mihail Nuayme olmak üzere, diğer edebiyatçı göçmen arkadaşlarıyla birlikte er-Râbita el-Kalemiyye (Yazarlar Birliği) topluluğunu kurdu. Bu topluluğun faaliyetleriyle birlikte, ABD’de el-Mehcer olarak adlandırılan göçmen Arap edebiyatının varlığı kurumsal hale geldi ve ABD’nin sınırlarını aşarak Doğu’daki Arap edebiyatını da etkilemeye başladı.

1921’de tasavvuftaki vahdetivücut fikrini ele alan tek oyunu İreme Zâtu’l-İmâd (Koca Sütunlu İrem Şehri) yayımlandı. Bu eseri, 1923’te yayımlanan el-Bedâyi’ ve’t-Tarâif (Güzel ve Nadir Sözler) takip etti ancak aynı yıl çıkan The Prophet’in (Ermiş) gölgesinde kaldı.

The Prophet (Ermiş), Cibran’ın tüm dünyada tanınmasını sağladı. Bu kitaptan sonra, sağlığı giderek kötüleşmesine rağmen diğer kitaplarını tamamlamayı başardı: Sand and Foam (Kum ve Köpük, 1926), The Earth Gods (Yeryüzü Tanrıları, 1931), The Wanderer (Gezgin, 1932) ve Jesus, the Son of Man (İnsanoğlu İsa, 1928).

Sirozdan tedavi gören Halil Cibran, 10 Nisan 1931’de, kırk sekiz yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Naaşı, onun vasiyetiyle Bişerri köyündeki kabrine defnedildi. Cibran’ın ölümünden hemen önce tamamlamış olduğu The Garden of the Prophet (Ermişin Bahçesi) eseri ise 1933 yılında yayımlandı.

Halil Cibran, Mey Ziyade’ye yazdığı mektupların birinde, Ermiş’in oluşum sürecinden şöyle bahsediyor: “Ermiş’e gelirsek, bu, bin yıl önce yazmayı düşündüğüm bir kitap ama geçen yılın sonuna kadar hiçbir bölümünü kâğıda geçirmemiştim. Ermiş hakkında ne anlatabilirim ki sana? O benim yeniden doğuşum ve ilk vaftizimdir. Benim gün ışığında durmayı hak edecek tek düşüncemdir zira ben onu yazmaya çalışmadan önce o beni zaten yazmıştı. Ben onu yaratmadan önce o beni yaratmıştı.”

Kitap yayımlandıktan sonra ise Cibran, Mey’e şunları yazdı: “Bu kitap gördüklerimin ve her gün görmeye devam ettiklerimin sadece küçük bir parçasıdır. İnsanların sessiz kalplerinin ve ruhlarının içinde ifade edilmeyi arzulayan birçok şeyden oluşan küçücük bir parça.”

Cibran’ı yazarlık ve ressamlık kariyerinde hep desteklemiş olan Mary Haskell de Ermiş’in bir nüshasını aldıktan sonra ona şu satırları yazar: “Sevgili Halil, bugün Ermiş geldi ve umutlarımı gerçeğe dönüştürmekten fazlasını yaptı. İçimde sıkışmış halde bekleyen evreni kendi ışığı içinde yeniden yaratıp arzu ve hayal gücünden oluşan yeni kapılar açtı sanki. Bu nedenle onu mevcudiyetlerin merkezi olarak okudum. Biçim muhteşem: Fikir ve mısraların engelsizce akışını sağlıyor. Resimler kalbimi zıplatıyor. Baş döndürücü! Genel olarak kitabın tarzını beğeniyorum. Metin ise gerçekliği ifade etmede ve bilinci tatlandırmada her zamankinden daha güzel, daha yakın, daha açık, daha fevkalade. İngilizce, stil, üslup, ifade ve müzikalite mükemmel. Halil, kitap her şeyiyle güzel… Bu kitap İngilizce yazında bir başyapıt kabul edilecek ve onu, karanlığımızda kendimizi, içimizdeki cenneti ve dünyayı yeniden bulmak için açacağız. Kuşaklar onu tüketmeyecek, aksine kuşaktan kuşağa aradıklarını bulacaklar onda ve insan olgunlaştıkça daha da sevilecek. Şu ana kadar yazılan en sevgi dolu kitap zira sen, yazanlar içindeki en büyük âşıksın.”

Ermiş’in öyküsü oldukça basit. Kitap, “Çağının şafağı, güzide ve sevgili insan” El-Mustafa’nın, Orfalis’te geçirdiği on iki yılın ardından kendisini doğduğu yere götürecek olan geminin gelmesiyle birlikte, bu kentten ayrılışının öyküsüyle açılır. Onun gideceğini haber alan Orfalisliler yanına akın edip gitmemesi için yalvarırlar ancak Ermiş gitmekte kararlıdır. O sırada El-Mitra adlı kâhin bir kadın ona şöyle der: “Nicedir gözlerin ufuklarda, gemini bekliyorsun. Geldi işte nihayet. Ve gidişin kaçınılmaz./ Biliyorum özlemin derin hatıralarının yurduna ve daha da büyük tutkularının köklendiği topraklara. Ve ne sevginiz zincirleyebilir seni ne de sana olan ihtiyacımız durdurabilir./ Fakat bizi terk etmeden önce senden bir dileğimiz var: Bizimle konuş ve bize bilgeliğinden hakikatler anlat.” Bunun üzerine Ermiş şu karşılığı verir: “Ey Orfalisliler! Şu anda bile ruhlarınızda devinmekte olandan başka size ne anlatabilirim?” El-Mitra, “Bize aşktan bahset,” diye devam eder. Gerek bu konuda gerekse başka konularda Orfalislilerin sorularına bilgece yanıtlar verdikten sonra El-Mustafa, kendisini bekleyen gemiye binip sislerin arasında kaybolur.

Bazı eleştirmenler, bu kitap ile Nietzsche’nin Böyle Söyledi Zerdüşt’ü arasında benzerlik kurar. İki kitapta da ermişlik düzeyine varan birer kahraman vardır: El-Mustafa ve Zerdüşt. Ancak bu benzerlik, düşünsel bir yakınlıktan çok, biçimsel ve dramatik bir akrabalık düzeyinde kalır. Zerdüşt, toplumda yerleşik olan her şeyin devrimci ve yıkıcı bir yaklaşımla yeniden yaratılmasını amaçlarken El-Mustafa, varlığı varlık ötesinin içinde eriterek insanın “o yüce tanrısal özle” özdeşleşmesini sağlayan vahdetivücut felsefesiyle kemale ermesine işaret eder. Nietzsche’de merhamet çoğu zaman zayıflığın bir göstergesi olarak görülürken, Ermiş’te merhamet insanın en yüce erdemlerinden biri olarak sunulur. Bu yönüyle El-Mustafa, Nietzscheci bir kopuştan ziyade, mistik ve uzlaştırıcı bir sürekliliği temsil eder.

Bu mistik ve uzlaştırıcı yönelimin metindeki karşılığı ise üslupta belirginleşir. Üslubunun şiirselliği, Ermiş’i düzyazıdan ayıran en önemli özelliktir. Cibran burada ne tam anlamıyla şiir ne de klasik anlamda nesir yazar. İkisi arasında, sınırları belirsiz ama son derece etkili bir düzyazı-şiir kurar. Bu şiirsel eşikte kurulan anlatımın, elinizdeki Türkçe çeviride de ritim, ses ve yoğunluk düzeyinde korunmasına özellikle dikkat edilmiştir. Böylece metin, Türkçede de yalnızca düşünsel değil estetik düzlemde varlığını sürdürme çabasındadır.

Estetik düzlemde bu bütünlük, Halil Cibran’ın Ermiş’te bizzat çizdiği illüstrasyonlarda açıkça görünür. Kitaptaki çizimlerin büyük bölümü insan bedeni etrafında şekillenir. Ancak bu bedenler anatomik doğruluktan çok simgesel bir bütünlüğe sahiptir. Uzamış gövdeler, orantısız uzuvlar, yüz ifadelerindeki belirsizlik, figürleri belirli bir zamana ya da kültüre sabitlemekten bilinçli olarak kaçınır. Çizimlerde sıkça görülen hareket hali (yürüyen, eğilen ya da ileriye yönelen figürler) metinde merkezî bir yer tutan yolculuk ve dönüşüm fikrini görsel düzlemde tamamlar. Bu hareketlilik, sufi düşüncedeki seyr u sülûk anlayışıyla ilişkilendirilebilir: İnsan, sabit bir varlık değil sürekli hâl değiştiren bir yolcudur. Tam da bu bağlamda Cibran’ın resimlerindeki çıplaklık erotik ya da provokatif bir amaç taşımaz; toplumsal ve dogmatik kabuklardan arınarak özle temas etmeyi simgeleyen metafizik bir dildir. Beden, ruhun karşıtı değil onun görünür biçimidir. Çıplak figür, ruhun hakikatle dolaysız temas halini temsil eder. Birbirine yaslanan ya da birleşen bedenler tensel arzuyu değil insanla insanın ve insanla ilahi olanın mistik kavuşmasını ima eder.

Bu anlayış, William Blake’in vizyoner beden tasavvuruyla, Platoncu-yeni Platoncu ruh–beden birliği düşüncesiyle ve Doğu mistisizminin keşif (perdenin kalkması) kavramıyla örtüşür. Ne var ki Cibran, Blake’in yoğun mitolojik göndermelerinden bilinçli olarak uzak durur. Çizgileri daha sade, daha sessiz ve daha içedönüktür. Bu sadelik, Ermiş’in dilindeki yalınlıkla paralellik gösterir. Sözün sustuğu yerde çizgi konuşur, çizginin durduğu yerde ise okurun iç sesi devreye girer. Böylece metin ve resim, bedeni aşarak sevgi, birlik ve hakikati görünür kılan tek bir estetik ve düşünsel bütünlük oluşturur.

Böylesi şiirsel ve türler arası üslubun, başta ABD olmak üzere bütün dünyada büyük bir ilgiyle karşılanması şaşırtıcı değildir. Bugüne kadar dünyada yüzün üzerinde dile çevrilmiş, Amerikan baskısı tek başına on milyondan fazla kopya satmış ve dünya çapında milyonlarca okura ulaşmış bir kitaptan bahsediyoruz. Cibran’ın kendisi de bu konuda şöyle diyor: “Eser, Amerikan Başkanı Wilson’dan, en büyük İngiliz şairleri, en tanınmış Fransız yazarları ve Hindistan’ın Gandi’sinden başlayarak en mütevazı işçiler, kadınlar ve annelere kadar herkes tarafından hayal bile edemeyeceğim kadar büyük bir ilgiyle karşılandı. Bu ilgi ve sempati karşısında ara sıra utanıyorum.”

Zulümlerin, haksızlıkların, terörün kol gezdiği, insanlığın topyekûn bir cinnetin eşiğinde olduğu böylesi bir ortamda Ermiş’in, günümüz insanının “kendine gelmesi” için bir vesile olması dileğiyle.

Tadımlık

Ve bazılarınız da kelimelerle olmasa da şöyle seslendi bana:
“Ey yabancı, ey yabancı, ey erişilmez yüksekliklerin âşığı, neden
kartalların yuva yaptığı doruklarda yaşıyorsun?
Niçin erişilmez olana talipsin?
Hangi fırtınaları düşürmek istiyorsun ağına?
Ve hangi görünmez kuşları avlıyorsun gökte?
Gel ve bizden biri ol.
İn o yükseklerden ve açlığını ekmeğimizle yatıştır, susuzluğunu
şarabımızla gider.”
İşte bunları söyledi onların ruhları yalnızlıklarında.
Ama daha derin olsaydı bu yalnızlıkları, bilirlerdi yalnızca
sevincinizin ve kederinizin sırrını aradığımı.
Ve göklerde yürüyen daha büyük benliklerinizi avladığımı.
Fakat avcı, avdı aynı zamanda.
Çünkü oklarımın çoğu kendi bağrıma dönebilmek için çıkmıştı
yayımdan yalnızca.
Ve havada uçan, yerde sürünendi aynı zamanda.
Çünkü kanatlarım güneşte yayıldığında toprağa düşen gölgeleri
bir kaplumbağaydı.
Ve iman eden ben, şüphe de edendim aynı anda.
Çünkü pek çok kez kendi yarama bastırdım parmağımı ki size
olan inancımı daha da güçlendirebileyim ve daha
çok bilgi edinebileyim hakkınızda.

(Halil Cibran, Ermiş, Çev. Mehmet Hakkı Suçin, Everest Yayınları, 2026, ss. 105-106.)

Sitede Arama Yapın


Yazı Kategorileri


Mehmet Hakkı Suçin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin